3 Temmuz 2015

YAZMANIN MUTLULUKLA BİR İLGİSİ OLMALI...

İnsanoğlu dediğin hakikaten çok garip bir varlık. Gıybette sınır tanımayan nice insanlar tanıdım ama kendisi hariç herkes hakkında “hariçten gazel okumaya” meyilli olduğu halde, birinci tekil şahisli cümleler kurmaktan aciz. Söz konusu “kendimiz” olunca hele ki kendimizi anlatmak olunca kelimeler azalıyor, sesler kısılıveriyor... Kızaran yanaklar eşliğinde bi utanma, sıkılma ardından da soğuk terle birlikte bi daralma gelip çöküyor bünyeye. Anlaşılması ve anlatılması zor mahluklarız vesselam. Amma ve lakin tüm bu kendinden menkul zorlukları omuzlarıma yüklenip, az biraz “kendicayizimden” bahsetmek isterim sizilere. Sakın kendinmi çözdüğüm, insanlığın zihinsel serüvenine dair sofistike kehanetlerde bulunacağım hissiyatına kapılmayınız zira fena halde hüsran olur böylesine bir beklentinin sonu. 33 yıldır yaşadığım bu alemde, zihnimdeki birikimciklerle “evreka” diye bağıracak ne haddim var ne de cesaretim. Ancak ve ancak içimde biriken “bağzı şeyler”in dışavurulup, kalem-i fani ile yazılmış hali ile karşılaşırsınız yazının sonunda. Kaldı ki bırakın yazının sonunu, gidişatı konusunda bile sizden daha fazla bilgi sahibi değilim an itibari ile...

Kendimi bildim bileli düşünürüm. Siz de deneyin bence çok eğlenceli bişey düşünmek. Hele bir de okuyup-yazmak insan evladına bahşedilmiş en büyük lütuflardan biri. Okurum ben, yazarım da bazı bazı. İyi gelir hayatın telaşesinde kelimelerle haşır neşir olmak. Sonra evrenler arasında geçiş sağlar. Çok ciddiyim, yazarken başka bir evrende hissederim kendimi. Hatta an gelir, sanki ben değil de yazı beni yazıyormuş gibi hissederim. Varolmanın dayanılmaz hafifliği bu olsa gerek. Varım, düşünüyorum ve yazıyorum, müthiş!!! Müthiş demişken, burada “olumlama” bir anlam içerse de bir dönem “felaket” anlamında kullanılmıştır “müthiş” sözcüğü. Mesela okumalara doyamadığım Peyami Safa toplumsal kırılmaları, yozlaşmaları, ahlaksız ilişkileri betimlerken diyalogların sonuna iliştiriverir “müthiş” sözcüğünü. Severim Peyami Safa’yı, çok severim. Her kitabını en az 3 kere okumuşluğum vardır. Her okuduğumda farklı bir şeyler katar bana Peyami Safa romanları. Oysa ki metin aynı metin, Matmazel Noraliya hep aynı koltukta oturur; hariciye koğuşu hep 9 numarayı gösterir; kızlar her daim “sözde”dir; Cingöz Recai hep aynı hafiyelik alemlerinde gezinir ama her okuduğumda sanki bambaşka metinler ile karşılaşırım. Bilmem belki sözcükler sabit ama değişen benimdir.

Yazarken kendini kaybedenlerdenimdir ben. Dedim ya çoğu zaman ben değil de yazı beni yazar sanki. Yazının şehveti alır götürür beni hiç bilmediğim yerlere. En güzeli de bu değil midir? Bildiğimiz değil bilmediğimiz şeyler heycanlandırır ya aynen öyle. Zaten bilmek de çok iyi bişey değildir çoğu zaman. Bildikçe gerçekğe daha da yaklaşırız; gerçeğe yaklaştıkça da farkında olmadan uzaklaşırız. İşte bu ironi diri tutar insan oğlunun zihnini. Düşünsenize herşeyi bilmek ne sıkıcı bir ruh halidir. Bildikçe aslında ne çok bilmediğimizi farkederiz. Güzeldir bilmemek; daha da güzeli bilmediğinin bilincinde olmak. İşte o zaman öğrenmeye açık olur ruhumuz. Ama bir de çok az şey bilip, çok şey bildiğini zannetmek vardır ki zihnin alenen körelmesidir bu ruh hali. Evlerden ırak...



Okurken de yazarken olduğu gibi kendimi kaybedebilirm pek tabi. Hatta çoğu zaman gözlerim yanıp, göz kapaklarım ağırlaşıncaya, algım mehteran adımları atıncaya kadar okurum. İyi bir şey okumak. Nitelik ve nicelik aramadan okurum bazı zamanlar. Hatta dinlediğim şarkıları bestesinden ayıklayıp kaleme çalar okurum. Ama bak şiir pek sevmem. Nedense ısınamadım şiir mevzuna. Düz yazı daha dolu gelir. Hatta bazı metinler vardır, en kafiyeli şiirlerden daha çok dokunur ruruma. Kısa cümle sevmem. Devrik ve uzun olmalı cümleler. Belki bundandır düz yazıyı şiire yeğleyişim. Bak yine devirdim cümleleri. Kim bilir belki de hayatın hep devrik cümleleri ile karşılaştığımdandır. Oysa ki müzmin bir “über romantik” yaşar ruhumun derinlerinde. Diyalog severim bir de, uzun uzun konuşmaların menzilinde olmak besler ruhumu. En güzel diyalogları da kendimle kurarım. İdeolojik açmazlarımda kaybolsam da çoğu zaman; kendimle kavgalara tutuşsam da ve hatta en acımasız eleştirilere boğsam da kendimi iyidir kendinle diyalog kurmak.

Bir de gezerim ben. Gezdikçe göresim; gördükçe daha fazla gezesim gelir. Hasbelkadar 4 kıtada 30 ülke, 60 küsür şehir gezip gördüm bu yaşıma kadar. İzafiyetin ne olduğunu, ne olmadığını bizzat tecrübe etme fırsatım oldu. Yediğim, içtiğim, gezip, gördüğüm yanıma kar kaldı. Gezdikçe ben dünya küçüldü, ben büyüdüm...Gezip, gördüklerimi hafıza defterime bir nakış gibi işledim. Hegel’İn dediğini hatırladım her ayak bastığım yerde “gerçek bütünde gizlidir”! Evet, gerçek kat-i suretle bütünde gizlidir. Biz ki aciz adem oğulları, havva kızlarının ne ömrü ne de aklı yeter o bütünü, o gerçeği görmeye ama bir yerinden de tutmak lazım gelir. Gördüğümüz, görebildiğimiz herşey kardır yanımıza. Kör kuyularda merdivensiz kalmaktansa çakılıp anın sersemleten kolaylığına, dünyaya, insana farklı açılardan bakmak gerek. Allah’In şanslı kullarındanım bu konuda ki zaman zaman içsel yolculuğumda duraksamalar yaşasam da, o dipsiz kuyulara inen merdivenlerin başında bulsam da kendimi ve hatta kimi zaman bir iki adım atmış da olsam her daim kendimin ellerinden tutup bir gül verebildim kendicayizime. İşte bu nedenledir ki harikalar diyarı olmadığını adım gibi bildiğim dünyada, hiç olmayan o diyarın harikalarını aramaya meylettim kendimce. Kimilerine göre bir cahil cesareti, kimilerine göre bir romantiğin aptallığa varan saflığı...Cevabımsa hem hiçbiri hem de hepsi! Çünkü aramaya inanmak lazım ki bulasın aradığın her neyse? Kesin ve keskin cevaplar kifayetsizdir böyle içssel mevzularda. Sonu yoktur, zira olmayacaktır da, olmasın da. İmla ve dilbilgisi kuralları gereği noktayı kullanmak zorunda olsam da sevmem noktayı. Virgül iyidir, illa nokta olacaksa noktalı virgül olsun ki bitmesin cümleler. Ya da en sevdiğim üç nokta. Mesela şimdi bu cümlenin sonuna koyacağım üç nokta ile sonuna gelmiş olacağız bu yazının ama serüven bitmeyecek, bitmez çünkü babacığımın bilge sesiyle her daim kulaklarımda çınladığı üzere “bu su hiç durmaz evlat...”


Miray

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder