YAZMANIN MUTLULUKLA BİR İLGİSİ OLMALI...
İnsanoğlu dediğin hakikaten çok garip bir varlık. Gıybette sınır
tanımayan nice insanlar tanıdım ama kendisi hariç herkes hakkında “hariçten
gazel okumaya” meyilli olduğu halde, birinci tekil şahisli cümleler kurmaktan
aciz. Söz konusu “kendimiz” olunca hele ki kendimizi anlatmak olunca kelimeler
azalıyor, sesler kısılıveriyor... Kızaran yanaklar eşliğinde bi utanma, sıkılma
ardından da soğuk terle birlikte bi daralma gelip çöküyor bünyeye. Anlaşılması
ve anlatılması zor mahluklarız vesselam. Amma ve lakin tüm bu kendinden menkul
zorlukları omuzlarıma yüklenip, az biraz “kendicayizimden” bahsetmek isterim
sizilere. Sakın kendinmi çözdüğüm, insanlığın zihinsel serüvenine dair
sofistike kehanetlerde bulunacağım hissiyatına kapılmayınız zira fena halde
hüsran olur böylesine bir beklentinin sonu. 33 yıldır yaşadığım bu alemde,
zihnimdeki birikimciklerle “evreka” diye bağıracak ne haddim var ne de
cesaretim. Ancak ve ancak içimde biriken “bağzı şeyler”in dışavurulup, kalem-i
fani ile yazılmış hali ile karşılaşırsınız yazının sonunda. Kaldı ki bırakın
yazının sonunu, gidişatı konusunda bile sizden daha fazla bilgi sahibi değilim
an itibari ile...
Kendimi bildim bileli düşünürüm. Siz de deneyin bence çok eğlenceli
bişey düşünmek. Hele bir de okuyup-yazmak insan evladına bahşedilmiş en büyük
lütuflardan biri. Okurum ben, yazarım da bazı bazı. İyi gelir hayatın
telaşesinde kelimelerle haşır neşir olmak. Sonra evrenler arasında geçiş
sağlar. Çok ciddiyim, yazarken başka bir evrende hissederim kendimi. Hatta an
gelir, sanki ben değil de yazı beni yazıyormuş gibi hissederim. Varolmanın
dayanılmaz hafifliği bu olsa gerek. Varım, düşünüyorum ve yazıyorum, müthiş!!!
Müthiş demişken, burada “olumlama” bir anlam içerse de bir dönem “felaket”
anlamında kullanılmıştır “müthiş” sözcüğü. Mesela okumalara doyamadığım Peyami
Safa toplumsal kırılmaları, yozlaşmaları, ahlaksız ilişkileri betimlerken
diyalogların sonuna iliştiriverir “müthiş” sözcüğünü. Severim Peyami Safa’yı,
çok severim. Her kitabını en az 3 kere okumuşluğum vardır. Her okuduğumda
farklı bir şeyler katar bana Peyami Safa romanları. Oysa ki metin aynı metin,
Matmazel Noraliya hep aynı koltukta oturur; hariciye koğuşu hep 9 numarayı
gösterir; kızlar her daim “sözde”dir; Cingöz Recai hep aynı hafiyelik
alemlerinde gezinir ama her okuduğumda sanki bambaşka metinler ile
karşılaşırım. Bilmem belki sözcükler sabit ama değişen benimdir.
Yazarken kendini kaybedenlerdenimdir ben. Dedim ya çoğu zaman ben değil
de yazı beni yazar sanki. Yazının şehveti alır götürür beni hiç bilmediğim
yerlere. En güzeli de bu değil midir? Bildiğimiz değil bilmediğimiz şeyler
heycanlandırır ya aynen öyle. Zaten bilmek de çok iyi bişey değildir çoğu
zaman. Bildikçe gerçekğe daha da yaklaşırız; gerçeğe yaklaştıkça da farkında
olmadan uzaklaşırız. İşte bu ironi diri tutar insan oğlunun zihnini.
Düşünsenize herşeyi bilmek ne sıkıcı bir ruh halidir. Bildikçe aslında ne çok
bilmediğimizi farkederiz. Güzeldir bilmemek; daha da güzeli bilmediğinin
bilincinde olmak. İşte o zaman öğrenmeye açık olur ruhumuz. Ama bir de çok az
şey bilip, çok şey bildiğini zannetmek vardır ki zihnin alenen körelmesidir bu
ruh hali. Evlerden ırak...
Okurken de yazarken olduğu gibi kendimi kaybedebilirm pek tabi. Hatta
çoğu zaman gözlerim yanıp, göz kapaklarım ağırlaşıncaya, algım mehteran
adımları atıncaya kadar okurum. İyi bir şey okumak. Nitelik ve nicelik aramadan
okurum bazı zamanlar. Hatta dinlediğim şarkıları bestesinden ayıklayıp kaleme
çalar okurum. Ama bak şiir pek sevmem. Nedense ısınamadım şiir mevzuna. Düz
yazı daha dolu gelir. Hatta bazı metinler vardır, en kafiyeli şiirlerden daha
çok dokunur ruruma. Kısa cümle sevmem. Devrik ve uzun olmalı cümleler. Belki
bundandır düz yazıyı şiire yeğleyişim. Bak yine devirdim cümleleri. Kim bilir
belki de hayatın hep devrik cümleleri ile karşılaştığımdandır. Oysa ki müzmin
bir “über romantik” yaşar ruhumun derinlerinde. Diyalog severim bir de, uzun
uzun konuşmaların menzilinde olmak besler ruhumu. En güzel diyalogları da
kendimle kurarım. İdeolojik açmazlarımda kaybolsam da çoğu zaman; kendimle
kavgalara tutuşsam da ve hatta en acımasız eleştirilere boğsam da kendimi
iyidir kendinle diyalog kurmak.
Bir de gezerim ben. Gezdikçe göresim; gördükçe daha fazla gezesim
gelir. Hasbelkadar 4 kıtada 30 ülke, 60 küsür şehir gezip gördüm bu yaşıma
kadar. İzafiyetin ne olduğunu, ne olmadığını bizzat tecrübe etme fırsatım oldu.
Yediğim, içtiğim, gezip, gördüğüm yanıma kar kaldı. Gezdikçe ben dünya küçüldü,
ben büyüdüm...Gezip, gördüklerimi hafıza defterime bir nakış gibi işledim.
Hegel’İn dediğini hatırladım her ayak bastığım yerde “gerçek bütünde gizlidir”!
Evet, gerçek kat-i suretle bütünde gizlidir. Biz ki aciz adem oğulları, havva
kızlarının ne ömrü ne de aklı yeter o bütünü, o gerçeği görmeye ama bir
yerinden de tutmak lazım gelir. Gördüğümüz, görebildiğimiz herşey kardır
yanımıza. Kör kuyularda merdivensiz kalmaktansa çakılıp anın sersemleten
kolaylığına, dünyaya, insana farklı açılardan bakmak gerek. Allah’In şanslı
kullarındanım bu konuda ki zaman zaman içsel yolculuğumda duraksamalar yaşasam
da, o dipsiz kuyulara inen merdivenlerin başında bulsam da kendimi ve hatta
kimi zaman bir iki adım atmış da olsam her daim kendimin ellerinden tutup bir
gül verebildim kendicayizime. İşte bu nedenledir ki harikalar diyarı olmadığını
adım gibi bildiğim dünyada, hiç olmayan o diyarın harikalarını aramaya
meylettim kendimce. Kimilerine göre bir cahil cesareti, kimilerine göre bir
romantiğin aptallığa varan saflığı...Cevabımsa hem hiçbiri hem de hepsi! Çünkü
aramaya inanmak lazım ki bulasın aradığın her neyse? Kesin ve keskin cevaplar
kifayetsizdir böyle içssel mevzularda. Sonu yoktur, zira olmayacaktır da,
olmasın da. İmla ve dilbilgisi kuralları gereği noktayı kullanmak zorunda olsam
da sevmem noktayı. Virgül iyidir, illa nokta olacaksa noktalı virgül olsun ki
bitmesin cümleler. Ya da en sevdiğim üç nokta. Mesela şimdi bu cümlenin sonuna
koyacağım üç nokta ile sonuna gelmiş olacağız bu yazının ama serüven
bitmeyecek, bitmez çünkü babacığımın bilge sesiyle her daim kulaklarımda çınladığı
üzere “bu su hiç durmaz evlat...”
Miray
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder