6 Temmuz 2015


“SAVAŞIN NAMUSU”
ya da
SAHİBİNİ ARAYAN SAVAŞLAR

Savaşın namusu mu? Savaşın namusu da olur muymuş? Olur, pek tabii ki de olur. Daha doğrusu savaşın da bir namusu vardı ama artık yok! Hafızalarımıza kazınan tarih bilgilerinden hatırlayın, “meydan muharebeleri” ile kazanlılan istiklal savaşlarını. Çanakkale’yi, Sakarya’yı, Büyük Taaruz’u indirin tozlu zihin odacıklarından. İmkansızlıklar içerisinde, yalın ayak, bir parça kuru ekmek ve bir matara su ile mücadele veren askerleri hatırlayın. Amacım ajitasyonlu, romantikli militarist cümleler ile örülmüş “kör milliyetçilik” yapmak asla değil. Zira ideolojik kalıplar yanıltır. Zira tarzım da değil dogmatik ideolojiler. Ama “vaka” üzerinden bir karşılaştırma yapmak gerekince -el mahkum- referans noktası olarak “er meydanı” retoriği üzerinden gitmek lazım geliyor.

İçinde yaşamakta olduğumuz fena halde postmodern çağda birçok şeyin olduğu gibi savaşın da namusunun kalmadığını iddia etmek, çok da afaki olmasa gerek. Öyle referans, postmodern, ideoloji sözcükleri geçiyor diye ağdali bir akademik metin sanılmasın zira okumakta olduğunuz cümleler birleşince ortaya çıkacak “şey” sadece bir düşünsel bütün oluşturmaktan öteye gitmeyecek. Hatta düşünsellik kesin olmakla birlikte “bütün oluşturma” meselesi de şüpheli olabilir.

Velhasıl ne diyorduk “savaşın namusu”... Evet, vardır savaşların da namusu. Bu savaş silahlı da olsa, silahsız da olsa namuslusu da vardır, namussuzu da. Nitekim, savaş sadece “insan öldürme, toprak zaptetme/fethetme, yağmalama, yok etme” eylemleri ile sınırlı değildir. Hümanist arkadaşlar galeyana gark olmasınlar zira savaş, barış kadar insanlık tarihinin gerçeklerinden biri. Okumakta olduğunuz bu zihinsel karalamada kesinlikle savaşı olumlanma bir alt metin olarak sunulmamaktadır. Ya da nostaljik kalıplara sarılarak “nerede o eski savaşlar” naraları da atılmamaktadır. Amaç, sade ve sadece insan denen varlığın dünden bugüne savaşmak fiiline yüklediği anlam ve gerisine, berisine iliştirdiği sıfatların değiştiğini ileri sürmektedir.

Bu kadar yerçekimsiz laf kafi geldiyse biraz da somutlaştıralım mevzuyu. En yakınımızdaki örnekten başlayalım ki sofistike tümcelerden azad olup berraklaşsın zihinler. O halde Suriye’de yaşanmakta olan savaşa bakalım. Hani o “Suriye İç Savaşı” dedikleri hadiseye bir mercek tutalım. İç savaş dediğin belirli bir ülke sınırları içerisinde, egemen güce karşı, ülke içerisindeki grupların silahlı mücadeleye girişmesi ve/veya ülke içindeki silahlı grupların birbirleri ile savaşmasıdır. Daha net bir açıklama içinse 1949 tarihli Uluslararası Cenevre Konferansı sonuç bildirisine bir göz atalım. Söz konusu bildiride “iç savaş” başlığı altında olmasa da ülke sınırları içinde gerçekleşen savaşlara ilişkin şu ibareler bulunur “uluslararası özelliklere sahip olmayan silahlı çatışma”. Bu başlık altında ise şu ifadelere rastlamak mümkündür:

1. İsyancı grup(lar) milli sınırlar dahilinde bir bölgenin hakimi/sahibi durumunda olmalıdır.
2. İsyancı grup(lar) söz konusu bölgede yaşayan nüfus üzerinde de facto bir otorite tesis etmiş ve işletiyor olmalıdır.
3. İsyancılar (savaştıkları otorite tarafından) belirli bir düzeyde “düşman” olarak tanınıyor olmalıdırlar.
4. Egemen güç/yasal hükümet, silahlı isyancıları bastırmak için ordu birliklerinden yardım talep etmiş olmalıdır.

İş bu referansa göre ilk bakışta Suriye’de 2011 yılında başlayan “olaylar”ın teknik ve teorik olarak “iç savaş” olarak nitelendirilmesi çok da abes değilmiş gibi görünüyor. Ancak, bu nitelendirme her ne kadar “teorik” olarak yanlış olmasa da bugün Suriye’de saha içinde yaşananlara bakıldığında, daha doğrusu bize tutulan aynalardan yansıyan görüntülere aldanmayıp, aynanın ardından bakıldığında sürecin iç savaş boyutunu çoktan aştığı açıkça görülebilir. Zira, bugün Suriye’de yaşanan çatışmalarda salt “Suriyeli” muhalifler ve Suriye’deki egemen güç “Baas Rejimi” yok. Suriye’li kimliği olmayan, ülkede ve hatta bölge dışından ge(tiri)lerek sınırlar içinde adeta zerk edilen “inorganik organizmalar” var.

Takdir buyurursanız, devletler de organik yapılardır ve her organik yapıya bünyeye uygun olmayan “inorganik” unsurlar zerkedildiğinde sonucu ölüme kadar giden bir “inflamasyon” oluşur. İşte bir ülkeye, barış ve/veya savaş halinde her ne amaçla olursa olsun yaşanıla gelmiş ritmi bozacak, bağışıklık sisteminde “mayday çağrısı”na neden olabilecek inorganik müdahalelerin sonucu da siyasal bir inflamasyon sürecini getirir beraberinde. Bu siyasi inflamasyon süreçlerinde ise ülkenin yaşam fonksiyonlarını korumak güçleşir. Hele ki, söz konusu ülkenin kalp damar sistemi güçlü değilse; beyin fonksiyonlarında aksamalar var ise, hali hazırda tansiyonda dalgalanmalar görülüyorsa  kısacası bünyede bir ahenk yok ise süreç içinden çıkılmaz bir hal alır ve bünye iflas eder. Kan basıncı yükselir, beyne giden damarlar tıkanır, kalbe yeterince kan gitmez ve beklenen son önce bitkisel hayat sonra da kaçınılmaz son ölüm...

Teşbihte hata olmazmış derler, işte böyle bir açıdan bakıldığında Suriye’de yaşanmakta olan “savaş” esasen budur. Suriye’de yaşanan savaş “Suriye”nin savaşı olmaktan çoktan çıkmış durumdadır. Suriye’de bir savaş şantiyesi vardır evet ve bu şantiyede “özgürlük” için mücadele verenler de olmakla birlikte, savaşın gidişatını belirleyenler “Suriye”li yani organik olmayan unsurlardır. IŞİD, DAEŞ, DEAŞ her ne derseniz deyin, bu savaşın inorganik bileşenidir ve halen asıl amacı, popülist tabir ile “üst aklı” berrak olmayan bir “kanser hücresi” misali Suriye’deki savaşı giderek “namussuzlaştırmaktadır”.[1] Hatta salt IŞİD değil, bugün Suriye’de “neyin mücadelesini” verdiği belli olmayan; kiminle savaştığı halen muamma olan gruplar da yok değil. Bugün Suriye’de insanlık tarihinin en acımasız, en kuralsız, en ahlaksız, en namussuz savaşlarından biri vardır ama bu savaş kat-i suretle Suriye’nin savaşı olmaktan çoktan çıkmıştır.

Velhasıl kelam, Lübnan İç Savaşı ne kadar Lübnan’ın savaşı ise; Irak Savaşı ne kadar Irak’ın savaşı ise Suriye savaşı da ancak “o kadar” Suriye’nin savaşıdır. Suriye içindeki silahların bir envanteri çıkarıldığında; yüzbinlerce insanın ölümüne, mülteci durumuna düşmesine neden olan silahların menşeileri, ülkede savaşan “savaşçıların” kimlik ve motivasyonları ortaya konulduğunda; savaşın gidişatına dair “çok uluslu” öngörü ve beklentiler dışavurulduğunda bu “namussuz savaşın” kimin savaşı olduğuna dair fikir yürütmek kolaylaşabilir.

Sözün özü, Suriye’deki bu namussuz savaşın kimin savaşı halen belirsiz olsa da, Suriye savaşının kimin savaşı olmadığı son derece açık ve nettir!






[1] Kendime Not: Mastarlı fiillerle yazmayı hiç sevmesem de bazen mastarsız da olmuyormuş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder