1 Temmuz 2015

MARUZATIM VAR!!!


Güzel memleketimde kuş kondurulmuş gündem maddeciklerine dair, son dönemin siyasi akımına hakim olan "sarkastik" algılara inat birkaç hususta naçizane maruzatım olacaktı, yüksek müsadenizle.
Buraya nakşedeceğim düşünce pıtırcıkları, kimilerinizin "sykes picotik" hezeyanlarına karşı olacağından zülf-ü yarelerinize fena halde dokunabilir, baştan uyarayım. Zira yolun bundan sonrasına katırlarla devam etmek zorunda kalacaklarınız için söyleyeceklerim “vicdan muhasebesi” sebebi olabileceğinden hazımsızlığa yol açabilir.
Lafı dolandırmayacağım zira pek sevgili barış retorikçilerinedir sözüm ve amacım da o arş-ı alada zannettiğiniz akıllarınızda hafif şiddetli karıncalanma yaratmaktır. Başka bir ifade ile amacım “aidiyetlerinizin korunaklı sığınaklarına” hapsettiğiniz rahatınızı alenen bozmaktır.
Hani kah memleket sınırları içerisinde, kah sınırların ve ufukların ötesinde birtakım kahramancılık, eric kanton(a)cılık oyunları oynayanlara “demokraaasi havarisi” muamelesi yapıyorsunuz ya; hani “atlantik” aklıyla yazılmış “inter-galaktik” tiyatro senaryolarına alkış tutuyorsunuz ya; hani ellerinde silah, dillerinde kardeşlik(!) türküleri mırıldananları yere göğe sığdıramıyorsunuz ya; hani düpedüz hümanizm ve faşizmin muhteşem birlikteliğinden peydah olmuş strateji koyunlarını güden çobanları her halükarda "barış" parantezine alıyorsunuz ya; koalisyonel uçakların marifeti ile açılan karanlık koridorlarda değme ordularda olmayan envantere sahip, üzerlerine milyonlarca dolarlık banknotlar yağdırılan “özgürlük savaşçılarını” allayıp pulluyorsunuz ya; hani masum insanlara bıçağın en keskin tarafını gösterip “ya bizdensin, ya ondan” diyerek enternasyonel holiganlık yapıyorsunuz ya...İşte bunlar hep cahilliğin dayanılmaz hafifliğinden ibaret. Çünkü kanmak, kandırılmak öyle hoşuna gidiyor ki, kentsel dönüşüm harikalarının ruhsuz betonları arasından çıkan ayrık otu gibi “muzaffer” hissediyorsun kendini. Çünkü düşünmek zorunda kalmıyorsun zira burada daha önce düşünülmüşü var.
Ahhh be mori, ahhh bre ciğerimin köşesi...Bir habbe Omega 3 takviyesi, bir habbe de B12 iğnesi seni kendine getirir de işte SGK karşılamıyor...sen de haklısın!
Sanırım hafif hafif karıncalanmaya başladı zihnin. Neyse daha fazla zorlamayayım da o güzel beyin hücrelerini, bak bi hikaye anlatayım da dinle:
Tarih 19. Yüzyılın başları. Napolyon emrindeki ordu Rusya içlerine doğru ilerlemekte. Lakin ordunun hali harap. Asker aç, asker sersefil. 10 binlerce Fransız askeri Rusya’nın dondurucu soğuğunda donarak can vermiş. Sadece hava değil, moral-motivasyon da sıfırın altında. Ordusunu yeniden harekete geçirmek isteyen Napolyon, askerini yüreklendirmek için son bir ümit kürsüye çıkar:
"Asker!.. Gün fedakârlık günüdür. Bu soğukta yanı başınızdaki arkadaşlarınız donarak can verirken bile Fransa için yürümelisiniz..."
Soğuktan tir tir titreyen ama alabildiğine tok bir ses gelir donmaya yüz tutmuş askerlerin arasından:
"Komutan, komutan “ELDİVENSİZ KONUŞ..."
Askerin buzlar üzerinde yankılanan sesi ile irkilir Napolyon; önce ellerine bakar, samur kürkü eldivenlerinin içinde sımsıcak duran kanlı-canlı ellerine bakar… Bir de karşısında iliklerine kadar donmakta olan askerlere ve susar Napolyon… Çünkü bir "efsane" de olsan, bir "savaş dahisi" de olsan eldivensiz konuşmak her yiğidin harcı değildir…
İşte, kıssadan hisse, demem odur ki "halkların kardeşliği" retoriğine bulanan "barış"tan bahsetmek için önce "eldivenlerinizi çıkarın". Çıkarın ki o nefte bulanmış, ziftle kaplanmış, kan damlayan eldivenlerin altındaki "gerçek" elleri görelim.

Miray Vurmay Güzel

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder