“SAVAŞIN NAMUSU”
ya da
SAHİBİNİ ARAYAN SAVAŞLAR
Savaşın namusu mu? Savaşın namusu da olur muymuş? Olur, pek tabii ki de
olur. Daha doğrusu savaşın da bir namusu vardı ama artık yok! Hafızalarımıza
kazınan tarih bilgilerinden hatırlayın, “meydan muharebeleri” ile kazanlılan
istiklal savaşlarını. Çanakkale’yi, Sakarya’yı, Büyük Taaruz’u indirin tozlu
zihin odacıklarından. İmkansızlıklar içerisinde, yalın ayak, bir parça kuru
ekmek ve bir matara su ile mücadele veren askerleri hatırlayın. Amacım
ajitasyonlu, romantikli militarist cümleler ile örülmüş “kör milliyetçilik”
yapmak asla değil. Zira ideolojik kalıplar yanıltır. Zira tarzım da değil
dogmatik ideolojiler. Ama “vaka” üzerinden bir karşılaştırma yapmak gerekince -el
mahkum- referans noktası olarak “er meydanı” retoriği üzerinden gitmek lazım
geliyor.
İçinde yaşamakta olduğumuz fena halde postmodern çağda birçok şeyin
olduğu gibi savaşın da namusunun kalmadığını iddia etmek, çok da afaki olmasa
gerek. Öyle referans, postmodern, ideoloji sözcükleri geçiyor diye ağdali bir
akademik metin sanılmasın zira okumakta olduğunuz cümleler birleşince ortaya
çıkacak “şey” sadece bir düşünsel bütün oluşturmaktan öteye gitmeyecek. Hatta
düşünsellik kesin olmakla birlikte “bütün oluşturma” meselesi de şüpheli
olabilir.
Velhasıl ne diyorduk “savaşın namusu”... Evet, vardır savaşların da
namusu. Bu savaş silahlı da olsa, silahsız da olsa namuslusu da vardır, namussuzu
da. Nitekim, savaş sadece “insan öldürme, toprak zaptetme/fethetme, yağmalama,
yok etme” eylemleri ile sınırlı değildir. Hümanist arkadaşlar galeyana gark
olmasınlar zira savaş, barış kadar insanlık tarihinin gerçeklerinden biri.
Okumakta olduğunuz bu zihinsel karalamada kesinlikle savaşı olumlanma bir alt
metin olarak sunulmamaktadır. Ya da nostaljik kalıplara sarılarak “nerede o
eski savaşlar” naraları da atılmamaktadır. Amaç, sade ve sadece insan denen
varlığın dünden bugüne savaşmak fiiline yüklediği anlam ve gerisine, berisine
iliştirdiği sıfatların değiştiğini ileri sürmektedir.
Bu kadar yerçekimsiz laf kafi geldiyse biraz da somutlaştıralım
mevzuyu. En yakınımızdaki örnekten başlayalım ki sofistike tümcelerden azad
olup berraklaşsın zihinler. O halde Suriye’de yaşanmakta olan savaşa bakalım.
Hani o “Suriye İç Savaşı” dedikleri hadiseye bir mercek tutalım. İç savaş
dediğin belirli bir ülke sınırları içerisinde, egemen güce karşı, ülke
içerisindeki grupların silahlı mücadeleye girişmesi ve/veya ülke içindeki
silahlı grupların birbirleri ile savaşmasıdır. Daha net bir açıklama içinse
1949 tarihli Uluslararası Cenevre Konferansı sonuç bildirisine bir göz atalım.
Söz konusu bildiride “iç savaş” başlığı altında olmasa da ülke sınırları içinde
gerçekleşen savaşlara ilişkin şu ibareler bulunur “uluslararası özelliklere sahip olmayan silahlı çatışma”. Bu başlık altında ise şu ifadelere rastlamak
mümkündür:
1. İsyancı grup(lar) milli sınırlar dahilinde
bir bölgenin hakimi/sahibi durumunda olmalıdır.
2. İsyancı grup(lar) söz konusu bölgede
yaşayan nüfus üzerinde de facto bir otorite tesis etmiş ve
işletiyor olmalıdır.
3. İsyancılar (savaştıkları otorite
tarafından) belirli bir düzeyde “düşman” olarak tanınıyor
olmalıdırlar.
4. Egemen güç/yasal hükümet, silahlı
isyancıları bastırmak için ordu birliklerinden yardım talep etmiş olmalıdır.
İş bu referansa göre ilk bakışta Suriye’de 2011 yılında başlayan
“olaylar”ın teknik ve teorik olarak “iç savaş” olarak nitelendirilmesi çok da
abes değilmiş gibi görünüyor. Ancak, bu nitelendirme her ne kadar “teorik”
olarak yanlış olmasa da bugün Suriye’de saha içinde yaşananlara bakıldığında,
daha doğrusu bize tutulan aynalardan yansıyan görüntülere aldanmayıp, aynanın
ardından bakıldığında sürecin iç savaş boyutunu çoktan aştığı açıkça
görülebilir. Zira, bugün Suriye’de yaşanan çatışmalarda salt “Suriyeli”
muhalifler ve Suriye’deki egemen güç “Baas Rejimi” yok. Suriye’li kimliği
olmayan, ülkede ve hatta bölge dışından ge(tiri)lerek sınırlar içinde adeta
zerk edilen “inorganik organizmalar” var.
Takdir buyurursanız, devletler de organik yapılardır ve her organik
yapıya bünyeye uygun olmayan “inorganik” unsurlar zerkedildiğinde sonucu ölüme
kadar giden bir “inflamasyon” oluşur. İşte bir ülkeye, barış ve/veya savaş
halinde her ne amaçla olursa olsun yaşanıla gelmiş ritmi bozacak, bağışıklık
sisteminde “mayday çağrısı”na neden olabilecek inorganik müdahalelerin sonucu
da siyasal bir inflamasyon sürecini getirir beraberinde. Bu siyasi inflamasyon
süreçlerinde ise ülkenin yaşam fonksiyonlarını korumak güçleşir. Hele ki, söz
konusu ülkenin kalp damar sistemi güçlü değilse; beyin fonksiyonlarında
aksamalar var ise, hali hazırda tansiyonda dalgalanmalar görülüyorsa kısacası bünyede bir ahenk yok ise süreç
içinden çıkılmaz bir hal alır ve bünye iflas eder. Kan basıncı yükselir, beyne
giden damarlar tıkanır, kalbe yeterince kan gitmez ve beklenen son önce
bitkisel hayat sonra da kaçınılmaz son ölüm...
Teşbihte hata olmazmış derler, işte böyle bir açıdan bakıldığında
Suriye’de yaşanmakta olan “savaş” esasen budur. Suriye’de yaşanan savaş
“Suriye”nin savaşı olmaktan çoktan çıkmış durumdadır. Suriye’de bir savaş
şantiyesi vardır evet ve bu şantiyede “özgürlük” için mücadele verenler de
olmakla birlikte, savaşın gidişatını belirleyenler “Suriye”li yani organik olmayan
unsurlardır. IŞİD, DAEŞ, DEAŞ her ne derseniz deyin, bu savaşın inorganik
bileşenidir ve halen asıl amacı, popülist tabir ile “üst aklı” berrak olmayan
bir “kanser hücresi” misali Suriye’deki savaşı giderek
“namussuzlaştırmaktadır”.
Hatta salt IŞİD değil, bugün Suriye’de “neyin mücadelesini” verdiği belli
olmayan; kiminle savaştığı halen muamma olan gruplar da yok değil. Bugün
Suriye’de insanlık tarihinin en acımasız, en kuralsız, en ahlaksız, en namussuz
savaşlarından biri vardır ama bu savaş kat-i suretle Suriye’nin savaşı olmaktan
çoktan çıkmıştır.
Velhasıl kelam, Lübnan İç Savaşı ne kadar Lübnan’ın savaşı ise; Irak
Savaşı ne kadar Irak’ın savaşı ise Suriye savaşı da ancak “o kadar” Suriye’nin
savaşıdır. Suriye içindeki silahların bir envanteri çıkarıldığında; yüzbinlerce
insanın ölümüne, mülteci durumuna düşmesine neden olan silahların menşeileri,
ülkede savaşan “savaşçıların” kimlik ve motivasyonları ortaya konulduğunda;
savaşın gidişatına dair “çok uluslu” öngörü ve beklentiler dışavurulduğunda bu
“namussuz savaşın” kimin savaşı olduğuna dair fikir yürütmek kolaylaşabilir.
Sözün özü, Suriye’deki bu
namussuz savaşın kimin savaşı halen belirsiz olsa da, Suriye savaşının kimin
savaşı olmadığı son derece açık ve nettir!