24 Temmuz 2015

MUHATABINI ARAYAN SÖZCÜKLER...

O kadar kör ki gözler...o kadar boş ki zihinler... içi bomboş dev bulutlar sarmış memleketin zihin semalarını…
Ahh...bu lanet olası boşluklar sarmışken zavallı afakını, gerçekler ne kadar da ağır...
Ahhh öyle ağır ki, an gelecek o boşluklar öyle ağır yüklerle dolacak ki...Ama sen yine de anlamayacaksın...Anlayamayacaksın...
Sözde modernizm öyle ustaca sermiş ki postu zihinlere ...
Aklin yok sayilmis eyvallah da varsa az biraz vicdan kırıntısı de ki iste! "Postmodernizmin dayanilmaz hafifligi"!

Ahhh o boş afakını sarmışsa çelik zırhlı duvarlar...Aidiyetinin korunaklı zannettiğin sığınakları da sana kalkan olamayacak zira yanmaya ve yakmaya başladı o zalim ateşler sen ayırdına varana kadar...

11 Temmuz 2015


Zaboraviti necemo, oprostiti ne mozemo!


8372

Srebrenitsa
11.7.1995

BİZİ SAKIN AFFETME BOSNA

8 Temmuz 2015



"Gün gelecek, savaş bitecek ve ben şiirime geri döneceğim..."

Halep/Suriye 2013

6 Temmuz 2015


“SAVAŞIN NAMUSU”
ya da
SAHİBİNİ ARAYAN SAVAŞLAR

Savaşın namusu mu? Savaşın namusu da olur muymuş? Olur, pek tabii ki de olur. Daha doğrusu savaşın da bir namusu vardı ama artık yok! Hafızalarımıza kazınan tarih bilgilerinden hatırlayın, “meydan muharebeleri” ile kazanlılan istiklal savaşlarını. Çanakkale’yi, Sakarya’yı, Büyük Taaruz’u indirin tozlu zihin odacıklarından. İmkansızlıklar içerisinde, yalın ayak, bir parça kuru ekmek ve bir matara su ile mücadele veren askerleri hatırlayın. Amacım ajitasyonlu, romantikli militarist cümleler ile örülmüş “kör milliyetçilik” yapmak asla değil. Zira ideolojik kalıplar yanıltır. Zira tarzım da değil dogmatik ideolojiler. Ama “vaka” üzerinden bir karşılaştırma yapmak gerekince -el mahkum- referans noktası olarak “er meydanı” retoriği üzerinden gitmek lazım geliyor.

İçinde yaşamakta olduğumuz fena halde postmodern çağda birçok şeyin olduğu gibi savaşın da namusunun kalmadığını iddia etmek, çok da afaki olmasa gerek. Öyle referans, postmodern, ideoloji sözcükleri geçiyor diye ağdali bir akademik metin sanılmasın zira okumakta olduğunuz cümleler birleşince ortaya çıkacak “şey” sadece bir düşünsel bütün oluşturmaktan öteye gitmeyecek. Hatta düşünsellik kesin olmakla birlikte “bütün oluşturma” meselesi de şüpheli olabilir.

Velhasıl ne diyorduk “savaşın namusu”... Evet, vardır savaşların da namusu. Bu savaş silahlı da olsa, silahsız da olsa namuslusu da vardır, namussuzu da. Nitekim, savaş sadece “insan öldürme, toprak zaptetme/fethetme, yağmalama, yok etme” eylemleri ile sınırlı değildir. Hümanist arkadaşlar galeyana gark olmasınlar zira savaş, barış kadar insanlık tarihinin gerçeklerinden biri. Okumakta olduğunuz bu zihinsel karalamada kesinlikle savaşı olumlanma bir alt metin olarak sunulmamaktadır. Ya da nostaljik kalıplara sarılarak “nerede o eski savaşlar” naraları da atılmamaktadır. Amaç, sade ve sadece insan denen varlığın dünden bugüne savaşmak fiiline yüklediği anlam ve gerisine, berisine iliştirdiği sıfatların değiştiğini ileri sürmektedir.

Bu kadar yerçekimsiz laf kafi geldiyse biraz da somutlaştıralım mevzuyu. En yakınımızdaki örnekten başlayalım ki sofistike tümcelerden azad olup berraklaşsın zihinler. O halde Suriye’de yaşanmakta olan savaşa bakalım. Hani o “Suriye İç Savaşı” dedikleri hadiseye bir mercek tutalım. İç savaş dediğin belirli bir ülke sınırları içerisinde, egemen güce karşı, ülke içerisindeki grupların silahlı mücadeleye girişmesi ve/veya ülke içindeki silahlı grupların birbirleri ile savaşmasıdır. Daha net bir açıklama içinse 1949 tarihli Uluslararası Cenevre Konferansı sonuç bildirisine bir göz atalım. Söz konusu bildiride “iç savaş” başlığı altında olmasa da ülke sınırları içinde gerçekleşen savaşlara ilişkin şu ibareler bulunur “uluslararası özelliklere sahip olmayan silahlı çatışma”. Bu başlık altında ise şu ifadelere rastlamak mümkündür:

1. İsyancı grup(lar) milli sınırlar dahilinde bir bölgenin hakimi/sahibi durumunda olmalıdır.
2. İsyancı grup(lar) söz konusu bölgede yaşayan nüfus üzerinde de facto bir otorite tesis etmiş ve işletiyor olmalıdır.
3. İsyancılar (savaştıkları otorite tarafından) belirli bir düzeyde “düşman” olarak tanınıyor olmalıdırlar.
4. Egemen güç/yasal hükümet, silahlı isyancıları bastırmak için ordu birliklerinden yardım talep etmiş olmalıdır.

İş bu referansa göre ilk bakışta Suriye’de 2011 yılında başlayan “olaylar”ın teknik ve teorik olarak “iç savaş” olarak nitelendirilmesi çok da abes değilmiş gibi görünüyor. Ancak, bu nitelendirme her ne kadar “teorik” olarak yanlış olmasa da bugün Suriye’de saha içinde yaşananlara bakıldığında, daha doğrusu bize tutulan aynalardan yansıyan görüntülere aldanmayıp, aynanın ardından bakıldığında sürecin iç savaş boyutunu çoktan aştığı açıkça görülebilir. Zira, bugün Suriye’de yaşanan çatışmalarda salt “Suriyeli” muhalifler ve Suriye’deki egemen güç “Baas Rejimi” yok. Suriye’li kimliği olmayan, ülkede ve hatta bölge dışından ge(tiri)lerek sınırlar içinde adeta zerk edilen “inorganik organizmalar” var.

Takdir buyurursanız, devletler de organik yapılardır ve her organik yapıya bünyeye uygun olmayan “inorganik” unsurlar zerkedildiğinde sonucu ölüme kadar giden bir “inflamasyon” oluşur. İşte bir ülkeye, barış ve/veya savaş halinde her ne amaçla olursa olsun yaşanıla gelmiş ritmi bozacak, bağışıklık sisteminde “mayday çağrısı”na neden olabilecek inorganik müdahalelerin sonucu da siyasal bir inflamasyon sürecini getirir beraberinde. Bu siyasi inflamasyon süreçlerinde ise ülkenin yaşam fonksiyonlarını korumak güçleşir. Hele ki, söz konusu ülkenin kalp damar sistemi güçlü değilse; beyin fonksiyonlarında aksamalar var ise, hali hazırda tansiyonda dalgalanmalar görülüyorsa  kısacası bünyede bir ahenk yok ise süreç içinden çıkılmaz bir hal alır ve bünye iflas eder. Kan basıncı yükselir, beyne giden damarlar tıkanır, kalbe yeterince kan gitmez ve beklenen son önce bitkisel hayat sonra da kaçınılmaz son ölüm...

Teşbihte hata olmazmış derler, işte böyle bir açıdan bakıldığında Suriye’de yaşanmakta olan “savaş” esasen budur. Suriye’de yaşanan savaş “Suriye”nin savaşı olmaktan çoktan çıkmış durumdadır. Suriye’de bir savaş şantiyesi vardır evet ve bu şantiyede “özgürlük” için mücadele verenler de olmakla birlikte, savaşın gidişatını belirleyenler “Suriye”li yani organik olmayan unsurlardır. IŞİD, DAEŞ, DEAŞ her ne derseniz deyin, bu savaşın inorganik bileşenidir ve halen asıl amacı, popülist tabir ile “üst aklı” berrak olmayan bir “kanser hücresi” misali Suriye’deki savaşı giderek “namussuzlaştırmaktadır”.[1] Hatta salt IŞİD değil, bugün Suriye’de “neyin mücadelesini” verdiği belli olmayan; kiminle savaştığı halen muamma olan gruplar da yok değil. Bugün Suriye’de insanlık tarihinin en acımasız, en kuralsız, en ahlaksız, en namussuz savaşlarından biri vardır ama bu savaş kat-i suretle Suriye’nin savaşı olmaktan çoktan çıkmıştır.

Velhasıl kelam, Lübnan İç Savaşı ne kadar Lübnan’ın savaşı ise; Irak Savaşı ne kadar Irak’ın savaşı ise Suriye savaşı da ancak “o kadar” Suriye’nin savaşıdır. Suriye içindeki silahların bir envanteri çıkarıldığında; yüzbinlerce insanın ölümüne, mülteci durumuna düşmesine neden olan silahların menşeileri, ülkede savaşan “savaşçıların” kimlik ve motivasyonları ortaya konulduğunda; savaşın gidişatına dair “çok uluslu” öngörü ve beklentiler dışavurulduğunda bu “namussuz savaşın” kimin savaşı olduğuna dair fikir yürütmek kolaylaşabilir.

Sözün özü, Suriye’deki bu namussuz savaşın kimin savaşı halen belirsiz olsa da, Suriye savaşının kimin savaşı olmadığı son derece açık ve nettir!






[1] Kendime Not: Mastarlı fiillerle yazmayı hiç sevmesem de bazen mastarsız da olmuyormuş.

3 Temmuz 2015

YAZMANIN MUTLULUKLA BİR İLGİSİ OLMALI...

İnsanoğlu dediğin hakikaten çok garip bir varlık. Gıybette sınır tanımayan nice insanlar tanıdım ama kendisi hariç herkes hakkında “hariçten gazel okumaya” meyilli olduğu halde, birinci tekil şahisli cümleler kurmaktan aciz. Söz konusu “kendimiz” olunca hele ki kendimizi anlatmak olunca kelimeler azalıyor, sesler kısılıveriyor... Kızaran yanaklar eşliğinde bi utanma, sıkılma ardından da soğuk terle birlikte bi daralma gelip çöküyor bünyeye. Anlaşılması ve anlatılması zor mahluklarız vesselam. Amma ve lakin tüm bu kendinden menkul zorlukları omuzlarıma yüklenip, az biraz “kendicayizimden” bahsetmek isterim sizilere. Sakın kendinmi çözdüğüm, insanlığın zihinsel serüvenine dair sofistike kehanetlerde bulunacağım hissiyatına kapılmayınız zira fena halde hüsran olur böylesine bir beklentinin sonu. 33 yıldır yaşadığım bu alemde, zihnimdeki birikimciklerle “evreka” diye bağıracak ne haddim var ne de cesaretim. Ancak ve ancak içimde biriken “bağzı şeyler”in dışavurulup, kalem-i fani ile yazılmış hali ile karşılaşırsınız yazının sonunda. Kaldı ki bırakın yazının sonunu, gidişatı konusunda bile sizden daha fazla bilgi sahibi değilim an itibari ile...

Kendimi bildim bileli düşünürüm. Siz de deneyin bence çok eğlenceli bişey düşünmek. Hele bir de okuyup-yazmak insan evladına bahşedilmiş en büyük lütuflardan biri. Okurum ben, yazarım da bazı bazı. İyi gelir hayatın telaşesinde kelimelerle haşır neşir olmak. Sonra evrenler arasında geçiş sağlar. Çok ciddiyim, yazarken başka bir evrende hissederim kendimi. Hatta an gelir, sanki ben değil de yazı beni yazıyormuş gibi hissederim. Varolmanın dayanılmaz hafifliği bu olsa gerek. Varım, düşünüyorum ve yazıyorum, müthiş!!! Müthiş demişken, burada “olumlama” bir anlam içerse de bir dönem “felaket” anlamında kullanılmıştır “müthiş” sözcüğü. Mesela okumalara doyamadığım Peyami Safa toplumsal kırılmaları, yozlaşmaları, ahlaksız ilişkileri betimlerken diyalogların sonuna iliştiriverir “müthiş” sözcüğünü. Severim Peyami Safa’yı, çok severim. Her kitabını en az 3 kere okumuşluğum vardır. Her okuduğumda farklı bir şeyler katar bana Peyami Safa romanları. Oysa ki metin aynı metin, Matmazel Noraliya hep aynı koltukta oturur; hariciye koğuşu hep 9 numarayı gösterir; kızlar her daim “sözde”dir; Cingöz Recai hep aynı hafiyelik alemlerinde gezinir ama her okuduğumda sanki bambaşka metinler ile karşılaşırım. Bilmem belki sözcükler sabit ama değişen benimdir.

Yazarken kendini kaybedenlerdenimdir ben. Dedim ya çoğu zaman ben değil de yazı beni yazar sanki. Yazının şehveti alır götürür beni hiç bilmediğim yerlere. En güzeli de bu değil midir? Bildiğimiz değil bilmediğimiz şeyler heycanlandırır ya aynen öyle. Zaten bilmek de çok iyi bişey değildir çoğu zaman. Bildikçe gerçekğe daha da yaklaşırız; gerçeğe yaklaştıkça da farkında olmadan uzaklaşırız. İşte bu ironi diri tutar insan oğlunun zihnini. Düşünsenize herşeyi bilmek ne sıkıcı bir ruh halidir. Bildikçe aslında ne çok bilmediğimizi farkederiz. Güzeldir bilmemek; daha da güzeli bilmediğinin bilincinde olmak. İşte o zaman öğrenmeye açık olur ruhumuz. Ama bir de çok az şey bilip, çok şey bildiğini zannetmek vardır ki zihnin alenen körelmesidir bu ruh hali. Evlerden ırak...



Okurken de yazarken olduğu gibi kendimi kaybedebilirm pek tabi. Hatta çoğu zaman gözlerim yanıp, göz kapaklarım ağırlaşıncaya, algım mehteran adımları atıncaya kadar okurum. İyi bir şey okumak. Nitelik ve nicelik aramadan okurum bazı zamanlar. Hatta dinlediğim şarkıları bestesinden ayıklayıp kaleme çalar okurum. Ama bak şiir pek sevmem. Nedense ısınamadım şiir mevzuna. Düz yazı daha dolu gelir. Hatta bazı metinler vardır, en kafiyeli şiirlerden daha çok dokunur ruruma. Kısa cümle sevmem. Devrik ve uzun olmalı cümleler. Belki bundandır düz yazıyı şiire yeğleyişim. Bak yine devirdim cümleleri. Kim bilir belki de hayatın hep devrik cümleleri ile karşılaştığımdandır. Oysa ki müzmin bir “über romantik” yaşar ruhumun derinlerinde. Diyalog severim bir de, uzun uzun konuşmaların menzilinde olmak besler ruhumu. En güzel diyalogları da kendimle kurarım. İdeolojik açmazlarımda kaybolsam da çoğu zaman; kendimle kavgalara tutuşsam da ve hatta en acımasız eleştirilere boğsam da kendimi iyidir kendinle diyalog kurmak.

Bir de gezerim ben. Gezdikçe göresim; gördükçe daha fazla gezesim gelir. Hasbelkadar 4 kıtada 30 ülke, 60 küsür şehir gezip gördüm bu yaşıma kadar. İzafiyetin ne olduğunu, ne olmadığını bizzat tecrübe etme fırsatım oldu. Yediğim, içtiğim, gezip, gördüğüm yanıma kar kaldı. Gezdikçe ben dünya küçüldü, ben büyüdüm...Gezip, gördüklerimi hafıza defterime bir nakış gibi işledim. Hegel’İn dediğini hatırladım her ayak bastığım yerde “gerçek bütünde gizlidir”! Evet, gerçek kat-i suretle bütünde gizlidir. Biz ki aciz adem oğulları, havva kızlarının ne ömrü ne de aklı yeter o bütünü, o gerçeği görmeye ama bir yerinden de tutmak lazım gelir. Gördüğümüz, görebildiğimiz herşey kardır yanımıza. Kör kuyularda merdivensiz kalmaktansa çakılıp anın sersemleten kolaylığına, dünyaya, insana farklı açılardan bakmak gerek. Allah’In şanslı kullarındanım bu konuda ki zaman zaman içsel yolculuğumda duraksamalar yaşasam da, o dipsiz kuyulara inen merdivenlerin başında bulsam da kendimi ve hatta kimi zaman bir iki adım atmış da olsam her daim kendimin ellerinden tutup bir gül verebildim kendicayizime. İşte bu nedenledir ki harikalar diyarı olmadığını adım gibi bildiğim dünyada, hiç olmayan o diyarın harikalarını aramaya meylettim kendimce. Kimilerine göre bir cahil cesareti, kimilerine göre bir romantiğin aptallığa varan saflığı...Cevabımsa hem hiçbiri hem de hepsi! Çünkü aramaya inanmak lazım ki bulasın aradığın her neyse? Kesin ve keskin cevaplar kifayetsizdir böyle içssel mevzularda. Sonu yoktur, zira olmayacaktır da, olmasın da. İmla ve dilbilgisi kuralları gereği noktayı kullanmak zorunda olsam da sevmem noktayı. Virgül iyidir, illa nokta olacaksa noktalı virgül olsun ki bitmesin cümleler. Ya da en sevdiğim üç nokta. Mesela şimdi bu cümlenin sonuna koyacağım üç nokta ile sonuna gelmiş olacağız bu yazının ama serüven bitmeyecek, bitmez çünkü babacığımın bilge sesiyle her daim kulaklarımda çınladığı üzere “bu su hiç durmaz evlat...”


Miray

1 Temmuz 2015

MARUZATIM VAR!!!


Güzel memleketimde kuş kondurulmuş gündem maddeciklerine dair, son dönemin siyasi akımına hakim olan "sarkastik" algılara inat birkaç hususta naçizane maruzatım olacaktı, yüksek müsadenizle.
Buraya nakşedeceğim düşünce pıtırcıkları, kimilerinizin "sykes picotik" hezeyanlarına karşı olacağından zülf-ü yarelerinize fena halde dokunabilir, baştan uyarayım. Zira yolun bundan sonrasına katırlarla devam etmek zorunda kalacaklarınız için söyleyeceklerim “vicdan muhasebesi” sebebi olabileceğinden hazımsızlığa yol açabilir.
Lafı dolandırmayacağım zira pek sevgili barış retorikçilerinedir sözüm ve amacım da o arş-ı alada zannettiğiniz akıllarınızda hafif şiddetli karıncalanma yaratmaktır. Başka bir ifade ile amacım “aidiyetlerinizin korunaklı sığınaklarına” hapsettiğiniz rahatınızı alenen bozmaktır.
Hani kah memleket sınırları içerisinde, kah sınırların ve ufukların ötesinde birtakım kahramancılık, eric kanton(a)cılık oyunları oynayanlara “demokraaasi havarisi” muamelesi yapıyorsunuz ya; hani “atlantik” aklıyla yazılmış “inter-galaktik” tiyatro senaryolarına alkış tutuyorsunuz ya; hani ellerinde silah, dillerinde kardeşlik(!) türküleri mırıldananları yere göğe sığdıramıyorsunuz ya; hani düpedüz hümanizm ve faşizmin muhteşem birlikteliğinden peydah olmuş strateji koyunlarını güden çobanları her halükarda "barış" parantezine alıyorsunuz ya; koalisyonel uçakların marifeti ile açılan karanlık koridorlarda değme ordularda olmayan envantere sahip, üzerlerine milyonlarca dolarlık banknotlar yağdırılan “özgürlük savaşçılarını” allayıp pulluyorsunuz ya; hani masum insanlara bıçağın en keskin tarafını gösterip “ya bizdensin, ya ondan” diyerek enternasyonel holiganlık yapıyorsunuz ya...İşte bunlar hep cahilliğin dayanılmaz hafifliğinden ibaret. Çünkü kanmak, kandırılmak öyle hoşuna gidiyor ki, kentsel dönüşüm harikalarının ruhsuz betonları arasından çıkan ayrık otu gibi “muzaffer” hissediyorsun kendini. Çünkü düşünmek zorunda kalmıyorsun zira burada daha önce düşünülmüşü var.
Ahhh be mori, ahhh bre ciğerimin köşesi...Bir habbe Omega 3 takviyesi, bir habbe de B12 iğnesi seni kendine getirir de işte SGK karşılamıyor...sen de haklısın!
Sanırım hafif hafif karıncalanmaya başladı zihnin. Neyse daha fazla zorlamayayım da o güzel beyin hücrelerini, bak bi hikaye anlatayım da dinle:
Tarih 19. Yüzyılın başları. Napolyon emrindeki ordu Rusya içlerine doğru ilerlemekte. Lakin ordunun hali harap. Asker aç, asker sersefil. 10 binlerce Fransız askeri Rusya’nın dondurucu soğuğunda donarak can vermiş. Sadece hava değil, moral-motivasyon da sıfırın altında. Ordusunu yeniden harekete geçirmek isteyen Napolyon, askerini yüreklendirmek için son bir ümit kürsüye çıkar:
"Asker!.. Gün fedakârlık günüdür. Bu soğukta yanı başınızdaki arkadaşlarınız donarak can verirken bile Fransa için yürümelisiniz..."
Soğuktan tir tir titreyen ama alabildiğine tok bir ses gelir donmaya yüz tutmuş askerlerin arasından:
"Komutan, komutan “ELDİVENSİZ KONUŞ..."
Askerin buzlar üzerinde yankılanan sesi ile irkilir Napolyon; önce ellerine bakar, samur kürkü eldivenlerinin içinde sımsıcak duran kanlı-canlı ellerine bakar… Bir de karşısında iliklerine kadar donmakta olan askerlere ve susar Napolyon… Çünkü bir "efsane" de olsan, bir "savaş dahisi" de olsan eldivensiz konuşmak her yiğidin harcı değildir…
İşte, kıssadan hisse, demem odur ki "halkların kardeşliği" retoriğine bulanan "barış"tan bahsetmek için önce "eldivenlerinizi çıkarın". Çıkarın ki o nefte bulanmış, ziftle kaplanmış, kan damlayan eldivenlerin altındaki "gerçek" elleri görelim.

Miray Vurmay Güzel